Düşündükçe “bir de ölseymişim tam olurmuş” diyordum içimden. Böyle zamanlarda duygularımı hiç belli edemezdim. “Şimdi nasıl davranmam gerekiyor acaba?” diye beynimden mırıldandığımı hatırlıyorum. Gelişigüzel oturdum. Bilgisayarın ekranı kadının yüzünü neredeyse kapatmıştı. Sadece gözlerini görebiliyordum. Ofis çok sıcaktı. Görüşme kısa sürer diye montumu çıkarmadım. “Birazdan sizinle ilgileneceğim.” dedi. Masada kapatılmış Türk kahvesi vardı. Ufak oyuncaklarla, renkli kalemleriyle süslemişti etrafı. Alelacele alınmış süsler... Ziyarete gelen arkadaşlar için… “Neyse canım, beni ne ilgilendir” dedim sadece kendi duyacağım seste. Benden önceki birkaç kişiye de aynı konudan bahsettiği belliymiş gibi: “buyurun İhsan Bey, imzalayın.” dedi. Kara haberi önüme uzatırken ‘şu işkence hemen bitsin ’havası da vardı gözlerinde. İmzalayıp gitmemi istiyordu. Hoş bir durum değil tabi onun için de. Kötü haberi veren olmak, biraz o duruma kendini ortak etmek gibidir. Suçluluk duyar insan konuşurken. İster istemez masum ‘benim alakam yok’ bakışları atar. O da bana, çok belirgin olmasa da o gözlerle baktı. Ama ben öyle değildim. Muhatabım o olduğu için ona mı çatacaktım? Hayır. Benim derdim imzayı attıktan sonra ne diyeceğimdi. Basit bir: “peki o zaman size iyi günler” mi, sinirli bir: “bu da ne demek oluyor?” mu, ya da şaşkınlıkla: “yok canım olamaz...” mı? Aklımdan bunlar geçip duruyordu. O anlardaki kendimi bilmezliğimden açıkçası biraz utanmıştım. Koskoca adam olmuştum ve ciddi ciddi cümle kuramıyordum. Biliyordum zaten olacağı. Buna hazırlıklıydım da. Çağırıldım, binadan içeri girdim. İşten atılmamın nedenini de gayet iyi biliyordum: İşe gitmemek. Canım istemediği için 3 gün gitmemiştim. Telefonları da açmamıştım. Uyumak istiyordum. Ayrıca sevgilim beni terk edeli bir hafta bile olmamıştı. Terkedilmek uykumu getiriyordu. Ağır bir yemek üzeri uyuduğum uyku gibiydi terkedilmek. Gene de tüm vücudum yatakla bütünleşsin istiyordum. Sonra sabah olsun, iki saat boyunca kahvaltı masasında kalayım ve sofrayı toplamayayım istiyordum. İstediğimi yaptım da. Öğlen on iki buçukta kalktım, sucuklu yumurta yaptım- üzerinde sucuklu yumurta olan bir sofrada ‘işe gitmek’ söz konusu olamaz bence- ve Türk sineması izledim. Rahat tavrım daha kahvaltıdayken üzerime oturmuştu. Bu yüzden kovulmaya giden yolda tedirginliğim yoktu. Sırf tepki vermiş olmak için “ne yapmam gerekiyor şimdi?” diye bir soru sordum. “Kâğıdı imzaladıktan sonra size ait dokümanlarınızı en kısa sürede teslim edin.” dedi, “tamam” dedim sadece. Çıktım. Niye daha iyi cümleler kurup kadını biraz olsun gıcık edemedim diye kendime kızdım. Ama onun ne suçu vardı ki. Böyle anlarda kendin için pek önemli olmasan da, karşındakinin seni önemli zannetmesini istiyorsun. “Evet, bu işten çıkarıldım, zaten yapacak başka işlerim de var, boş adam değilim…” imajı kalsın istiyorsun en azından. İnsana kendisini ‘önemli’ hissettirecek iki dakikalık bir bakış, bazen ihtiyaç olabilir. Neyse, sallana sallana yürüdüm. Şimdi eve gidip toparlanmak gerekiyordu. Bir taksiye atladım,” İnönü mahallesine” dedim. Ayakkabım biraz sıktığı için çaktırmadan çıkardım takside. Eve vardım. Sabahki kahvaltı sofrasına oturdum. Tavadaki az sucuklu yumurtayı ve çayı tekrar ısıtıp yedim. Üzerine bir sigara yaktım, midem ekşidi. Kanepeye uzandım. Televizyonun kumandası tutukluk yaptı gene. Bir kez dizime kumandayı vurup tekrar açma düğmesine bastım, çalışmadı. Kanepenin başucundan biraz kaykılıp perdeyi araladım, dışarı baktım. Yatarken acıtmasın diye halıya bıraktığım telefonumu aldım tek kolumu aşağı sarkıtıp. Sevgilimi arayıp teselli bulmak için tam kulağıma getiriyordum ki aklıma geldi. Unutmuştum. Terkedildiğimi unutmuşum.” Nasıl olur?” dedim, “o kadar da değil İhsan!”. O kadardı. Ne var yani, insan bazen kendi doğum gününü bile unutabilir canım. Bu örnekleri biraz daha çoğaltabilirsem kendimi kandırabilirim diye düşündüm. “Millet otobüs koltuğunda çocuğunu unutuyor, terkedildiğimi unutmuşum çok mu?”. Yok yok, hiçbiri bu şuursuzluğumu kapatmaz. Şuursuzluk demeyelim biz buna da, daha çok tercih edilmeyen olmayı kabullenmemek diyelim. İnsan beyni kötü anıları çabuk silermiş derler. Ben daha dün terkedilmiştim ve bu bir anı sayılmazdı. Kız haklıydı. Üç gün işe gitmediğim gibi onu da aramamıştım. Telefonum kapalı olduğundan o da bana ulaşamamıştı. Kovulmaya gittiğim gün açmıştım telefonu ve o tek mesajı görmüştüm. “SENİN GİBİ BİRİNİ İSTEMİYORUM”. Bu mesajı alıp ardından kovuluyor olmak içten içe bana haz vermişti açıkçası. ‘Sorumluluklarım’ tek tek azalıyordu. Faturalarım da buzdolabının üzerinde, arkadaşlarımın nikâh şekerlerinin mıknatısı korumasında bir bir artıyordu. Buzluğu açıp kafamı içine doğru uzattım. Serin bir nefes aldım.
bu blog şimdilik tamamiyle kişisel terapi amaçlıdır, iç dökmedir, sevgili günlük tadıdır,candır. Ama zamanla başka bir şeylere de dönüşebilir bilmiyorum, bilemem...
30 Mayıs 2012 Çarşamba
İhsan
Düşündükçe “bir de ölseymişim tam olurmuş” diyordum içimden. Böyle zamanlarda duygularımı hiç belli edemezdim. “Şimdi nasıl davranmam gerekiyor acaba?” diye beynimden mırıldandığımı hatırlıyorum. Gelişigüzel oturdum. Bilgisayarın ekranı kadının yüzünü neredeyse kapatmıştı. Sadece gözlerini görebiliyordum. Ofis çok sıcaktı. Görüşme kısa sürer diye montumu çıkarmadım. “Birazdan sizinle ilgileneceğim.” dedi. Masada kapatılmış Türk kahvesi vardı. Ufak oyuncaklarla, renkli kalemleriyle süslemişti etrafı. Alelacele alınmış süsler... Ziyarete gelen arkadaşlar için… “Neyse canım, beni ne ilgilendir” dedim sadece kendi duyacağım seste. Benden önceki birkaç kişiye de aynı konudan bahsettiği belliymiş gibi: “buyurun İhsan Bey, imzalayın.” dedi. Kara haberi önüme uzatırken ‘şu işkence hemen bitsin ’havası da vardı gözlerinde. İmzalayıp gitmemi istiyordu. Hoş bir durum değil tabi onun için de. Kötü haberi veren olmak, biraz o duruma kendini ortak etmek gibidir. Suçluluk duyar insan konuşurken. İster istemez masum ‘benim alakam yok’ bakışları atar. O da bana, çok belirgin olmasa da o gözlerle baktı. Ama ben öyle değildim. Muhatabım o olduğu için ona mı çatacaktım? Hayır. Benim derdim imzayı attıktan sonra ne diyeceğimdi. Basit bir: “peki o zaman size iyi günler” mi, sinirli bir: “bu da ne demek oluyor?” mu, ya da şaşkınlıkla: “yok canım olamaz...” mı? Aklımdan bunlar geçip duruyordu. O anlardaki kendimi bilmezliğimden açıkçası biraz utanmıştım. Koskoca adam olmuştum ve ciddi ciddi cümle kuramıyordum. Biliyordum zaten olacağı. Buna hazırlıklıydım da. Çağırıldım, binadan içeri girdim. İşten atılmamın nedenini de gayet iyi biliyordum: İşe gitmemek. Canım istemediği için 3 gün gitmemiştim. Telefonları da açmamıştım. Uyumak istiyordum. Ayrıca sevgilim beni terk edeli bir hafta bile olmamıştı. Terkedilmek uykumu getiriyordu. Ağır bir yemek üzeri uyuduğum uyku gibiydi terkedilmek. Gene de tüm vücudum yatakla bütünleşsin istiyordum. Sonra sabah olsun, iki saat boyunca kahvaltı masasında kalayım ve sofrayı toplamayayım istiyordum. İstediğimi yaptım da. Öğlen on iki buçukta kalktım, sucuklu yumurta yaptım- üzerinde sucuklu yumurta olan bir sofrada ‘işe gitmek’ söz konusu olamaz bence- ve Türk sineması izledim. Rahat tavrım daha kahvaltıdayken üzerime oturmuştu. Bu yüzden kovulmaya giden yolda tedirginliğim yoktu. Sırf tepki vermiş olmak için “ne yapmam gerekiyor şimdi?” diye bir soru sordum. “Kâğıdı imzaladıktan sonra size ait dokümanlarınızı en kısa sürede teslim edin.” dedi, “tamam” dedim sadece. Çıktım. Niye daha iyi cümleler kurup kadını biraz olsun gıcık edemedim diye kendime kızdım. Ama onun ne suçu vardı ki. Böyle anlarda kendin için pek önemli olmasan da, karşındakinin seni önemli zannetmesini istiyorsun. “Evet, bu işten çıkarıldım, zaten yapacak başka işlerim de var, boş adam değilim…” imajı kalsın istiyorsun en azından. İnsana kendisini ‘önemli’ hissettirecek iki dakikalık bir bakış, bazen ihtiyaç olabilir. Neyse, sallana sallana yürüdüm. Şimdi eve gidip toparlanmak gerekiyordu. Bir taksiye atladım,” İnönü mahallesine” dedim. Ayakkabım biraz sıktığı için çaktırmadan çıkardım takside. Eve vardım. Sabahki kahvaltı sofrasına oturdum. Tavadaki az sucuklu yumurtayı ve çayı tekrar ısıtıp yedim. Üzerine bir sigara yaktım, midem ekşidi. Kanepeye uzandım. Televizyonun kumandası tutukluk yaptı gene. Bir kez dizime kumandayı vurup tekrar açma düğmesine bastım, çalışmadı. Kanepenin başucundan biraz kaykılıp perdeyi araladım, dışarı baktım. Yatarken acıtmasın diye halıya bıraktığım telefonumu aldım tek kolumu aşağı sarkıtıp. Sevgilimi arayıp teselli bulmak için tam kulağıma getiriyordum ki aklıma geldi. Unutmuştum. Terkedildiğimi unutmuşum.” Nasıl olur?” dedim, “o kadar da değil İhsan!”. O kadardı. Ne var yani, insan bazen kendi doğum gününü bile unutabilir canım. Bu örnekleri biraz daha çoğaltabilirsem kendimi kandırabilirim diye düşündüm. “Millet otobüs koltuğunda çocuğunu unutuyor, terkedildiğimi unutmuşum çok mu?”. Yok yok, hiçbiri bu şuursuzluğumu kapatmaz. Şuursuzluk demeyelim biz buna da, daha çok tercih edilmeyen olmayı kabullenmemek diyelim. İnsan beyni kötü anıları çabuk silermiş derler. Ben daha dün terkedilmiştim ve bu bir anı sayılmazdı. Kız haklıydı. Üç gün işe gitmediğim gibi onu da aramamıştım. Telefonum kapalı olduğundan o da bana ulaşamamıştı. Kovulmaya gittiğim gün açmıştım telefonu ve o tek mesajı görmüştüm. “SENİN GİBİ BİRİNİ İSTEMİYORUM”. Bu mesajı alıp ardından kovuluyor olmak içten içe bana haz vermişti açıkçası. ‘Sorumluluklarım’ tek tek azalıyordu. Faturalarım da buzdolabının üzerinde, arkadaşlarımın nikâh şekerlerinin mıknatısı korumasında bir bir artıyordu. Buzluğu açıp kafamı içine doğru uzattım. Serin bir nefes aldım.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder