10 Ekim 2009 Cumartesi

Mavi Yalanlar...

Uyuyoruz...Özenelim, bizim de olsun, hayaller kuralım... İçinde bizi çok seven, asla başkasıyla aldatmayacak olan ve bizim hep güzel olduğumuz hayaller... Kafamızı yasladığımız minibüs camından dışarıya bakan gözlerin gördüğü hayaller kuralım. Mesela bir şarkıcıymışız, elimizde mikrofon en sevdiğimiz şarkıyı söylerken arkadaşlarımız bizi izliyor olsun. Ne doyum...Mesela çarşıda mağazalara bakarken almayı istediğimiz o pahalı giysinin "bana da gerçekten yakışır" düşüncesiyle hayalini kurarız. Çünki bu elbiseyi giydiğimizde deriz ki "evet o kişi ile bugün karşılaşabilir, belki de ilk görüşte aşk yaşarım"

O gün elbiseyi aldı kız. Çok da yakışmıştı. Alırken biraz ürkek ve tedirgindi. Poşete koydurmadı ve elbiseyi mağazada giyip dışarı çıktı. Aniden girilen bir mağaza ve aniden alınıp giyilen mavi, üzerinde kırmızı çiçekler olan elbise...Ona bakan insanlardan rahatsızlık duymuş ürkek adımlarla yolda ilerledi kız. Halbuki pek açık değildi elbisesi, askıları olan tatlı bir elbiseydi. Etrafı ağaçlarla çevrili olan yürüyüş yolunda yürüyordu. Fakat, neden iyi hissetmiyordu hala? Hani o parıltılı hayatları olan, her adımlarında podyumda yürüyen manken edası takınmış kızlar gibi hissedecekti? Eski kotu ve rengi solmuş tişörtüyle kendine güveni daha da tamdı sanki. Biraz daha yürüyüp ilerideki güzel sandalyeleri ve masaları olan, insanların iyi giyimli olduğu, insanların birbirlerine değil her duvar köşesinde örümcek ağı gibi duran televizyonlara baktığı kafeye oturdu. Boş boş bakındı etrafına. Başını yana çevirişi, kolunu masanın üzerine atışı, elini çantasının içine atıp sanki bir şey arıyormuşcasına kendisini oyalaması kimseye bir faydası olmayan rüzgar gibiydi. Ne serinleten, ne de sesiyle huzur veren bir rüzgar değildi kız. Sadece esiyordu durduğu yerde. Şekerli türk kahvesini getirdiler. Birkaç yudum aldı. Hemen çantasından kağıt ve kalemini çıkardı. Bunu hep yapıyordu. Bir şey yazıyormuş ya da meşgul bir insanmış gibi yapmak yalnızlığını örten bir battaniyeydi onun için. Bazen güzel şeyle de çıkıyordu aslında yazdıklarından. En son "başladığın yere geri dönersin" yazmıştı. Kahvesi bitti. Elbisesi ve etrafında ona kimin bakış attığı pek ilgisini çekmiyordu sanki. Rahatsız oldu halinden. Büründüğü; o işi ve meşguliyeti çok olan, sadece yarım saatlik verdiği iş molasında bir kahve içmek için gelen ve haftasonu unutmamak için planlar yapan kız başka biri, o başka biriydi. Böyle hissetmek hoşuna gittiği için kendisine de kızgındı zaten. Kahvesini bitirdi. Kalktı. Eve geldi. Büyük ihtimal bir daha giymeyeceği "o günlük güzel elbise" ler rafına kaldırdı. Eşofmalarını giyip televizyonun karşısına geçti. İçinde kuru aşk hikayeleri olan o dizilerden birine daldı. Elinde değil...izlerken dudağında oluşan o küçük gülümsemeyi engelleyemiyordu. Olan biten onu uyutsa da ve bunun her ne kadar bilincinde de olsa iki dakikalık bir hayal, bugün dışarda geçirdiği saman gibi günün gerçeğinden iyi gelmişti...

2 Eylül 2009 Çarşamba

ver iz may maynd?


oturmuş düzelmesini bekliyorum bir şeylerin. bir yandan iş görüşmelerine gidiyorum. hosteslik için çağrıldım bir firmadan. gelişine bastığım cv lerimden biriydi. dedim belki uçarız be oraya buraya. dedim otellerde geçiyomuş insanın zamanı ama sonuçta başka memlekette uyumak da bir şeydir, değişikliktir dedim. hem uçucam ve uyucam. olayım bu olsun dedim bundan sonra... ne olur ki parası da iyiymiş... olur gibi oldu, olmadı. ablamın nişanı oldu iki haftam kalabalık çoluk çocuk akraba evin içinde yardıma koşturdum. eee yapılcak tabi kardeşlik bu günler için... burnumun ucunu çıkarıp sigara içebileceğim bir delik aradım. nişandan sonra tokat'taki akrabalarımız iki hafta daha bizde kaldılar. kabile halinde yaşadık gittik. tuvalete giderken kimsenin kafasına basmadan nasıl geçerim diye düşünmekten, vazgeçip yatağa gömülüp sabah böbrek ağrısıyla uyandığım günler oldu. en son kendimi balkondan aşşağı bakarken yakaladım acaba atlasam tek kırıkla yırtar mıyım yoksa bok yoluna mı giderim diye düşünmüşüm kalmışım.bir yandan da; bir arkadaşımın yöneteceği bir filmde oynamaya hazırlanıyorum, Bursa'ya gidip geliyorum. bi Bursa'dayım bi İzmit'te...Rolüm gereği gelinlik giymem gerekiyor. Bi Bursa'da saat gece 2 de gelinlikleyim bi İzmit'de dizi çıkık pijamalarımla annemle dışarda daldan incir koparıyorum...hayır hayır bu örneklerin sonunu fight club sendromuna bağlamıcam merak etmeyin. yok öyle gündelik hayatın ve iş stresinin yarattığı rutin hayat ve son model eşyalara ve son teknolojiyle üretilmiş dizayn edilmiş evimin yanması bik bik...yok arkadaş gayet de işsiz olmak ve kendini bir şeyler yapmaya zorlamak konusunda dudaklarıma kadar sivilce çıkarmak üzere daralmaktayım!

hosteslik, nişan, fight club...bu üç kelimeden çeşitli kombinasyonlarla ne kadar anlamsız cümleler çıkarabilirsek işte( ör: nişanım figh club'da hosteslik yaparak geçti.) ben de o kadar anlamsız yaşıyorum bu ara.

gelcem ama, valla...

30 Haziran 2009 Salı

daş


Kerpe'de denizin içinde bulduğum ve amaçsızca aldığım bi taştı bu. Öyle kunellik olsun diye, hani doğa ile alakalı olan gezilerde bulduğumuz daş doprak bize garip bir bilmişlikle "ilginç" gelir ya, benim bu taşı alma sebebim de o hesap. aslında bildiğin düz pürüzsüz taş işte. ben de aldım bu hale koydum onu. yaptım yani bunu yaptım. evet boş insanım bu sıra. arkadaki çingene pembe fon da ablamın gözlüğünün kutusu.


Sonra onu Kapadokya'ya yolladım.

6 Haziran 2009 Cumartesi

benden öte benden ziyade

bir hafta içinde yaptıklarım (sizler için en iyilerini seçtim):

-sınavı verdim okulu bitirdim, eskişehire gidiş geliş 25 tl

-don kişot'tan 20 sayfa okudum, ikinci el kitap 3 tl

-çarşıda tavuk pilav yedim 2.5 tl

-lunaparka gidip zerre korkunç olmayan perili köşke bindim 2 tl

-babama "gökhan özenin konseri varmış fuarda biraz daha takılıyım" diye yalanı sıkmam ve babamın izin vermesi! 2 kontör

-yarın ablamın sözü için sardığım dolmanın sıkıntısı paha biçilemez...

14 Mayıs 2009 Perşembe

gerizekalı olduğum mühürlü imzalı kağıtla artık kanıtlansın!


Bugün akşama doğru ablam çöpü dökmemi istedi. Ben de mutfağa ucu bağlanmış olarak bırakılmış torbayı alıp çöpe attım. Her şey buraya kadar normal seyirindeydi, ta ki annemin biraz önce "hani sen çöpü dökmüştün?" demesine kadar...

Ben çöpe ne atmıştım o zaman?

Cevap: Poşette babamın yeni aldığı beş kiloluk deterjan varmış...

Gün, elimde gece vakti annemle çöpten aldığımız deterjan poşeti, ablamın bana "malişkoş" diyip geven geven gülmesi ve yoldan geçen bir iki kişinin bize bakmasıyla bitti.

beni trenlere gömün


Sabah kalkıyorum. Hazırlanıp istasyona gidiyorum. Tüm meymenetsizliğimle büfeden fiks yolculuk menüm olan simit, su, uykusuz dergisi ve albeni alıyorum. Her zaman 15 dakika erken oluyorum istasyonda. Simidi yemeye başlamış oluyorum. Yanımdaki kuşlara da veriyorum. Beraber kahvaltı ediyoruz tren gelmeden. Trene biniyorum. Arifiye'ye kadar camdan bakınıyorum. Sapanca Gölü'nü görmek hoşuma gidiyor. Bir de orda yazlık iki katlı evler var bahçeli. Hep onlardan birinin benim olmasını ve o bahçede olmayı hayal ediyorum. Kısa süreli hayalim uykumun bastırmasıyla bitip rüyaya dönüşüyor. Garip, hatırlamadığım sıkıntılı rüyalar görüyorum. Sıkıntılı olduklarını Bilecik'te uyandığımda kaskatı olmuş vücudumdan anlıyorum. Trende bir hayalet gibi oluyorum. Ağzımdan çıkan tek ses kondüktör "iyi" yolculuklar dediğinde "teşekkürler" oluyor o da yarım yamalak ve isteksiz. İyi olmuyor çünkü. Altı senedir trenle Eskişehir'e gidip duruyorum. Hiç biri bu senekiler kadar sıkıcı ve ruhsuz olmamıştı. Öyle ki sıkıldığımı bile hissetmiyorum bazen. Bazen ne dergi ne kitap ne oyalayıcı başka bir şey almıyorum yanıma. Çünki bunlar vakit geçirmek dışında aslında yolculuk sırasında güzel vakit geçirmek amaçlı bence. Ben güzel vakit geçirmek istemiyorum ki. Ben sadece vakit hemen geçsin istiyorum trendeyken. O yüzden uyumayı tercih ediyorum, hemen uyumayı. Vardığımda ise hissettiğim tek şey kocaman bir "hiç".
Biraz fazla pesimist bir yazı oldu ama neşeli şeyler yazayım diye de kıçımı yırtacak değilim. Neyse o...

10 Mayıs 2009 Pazar

kısadan yazıp çıkcam

Bir arkadaşımın msn iletisi :

"Dünya insanları, gevşeyin!"

Üç gündür evde lahana gibi yayılıyorum ama yine de sabahları çenem kitlenmiş dişlerim sıkılmış olarak uyanıyorum. Çok yerinde bir laf...

Çeneler kitlenmesin, bünyeler darlanmasın, eklemler ağrımasın isterim ben.

8 Mayıs 2009 Cuma

Bu söylendi

Şimdi bir sabah programında duyduğum, bir adamın karısına söylediği söz:

"Bizim elektriğimiz Keban'dan değil kalbimizden."

7 Mayıs 2009 Perşembe

Çaylak


Kendime ait özel bir alan yaratabileceğim bir yer olsun istedim ve blog açmaya karar verdim. Evet şu an çok yavan görünüyor fakat yakında çözebileceğimi umuyorum. Beş dakika önce bu bloğu oluşturmaya çalışıp, yapıp, güzel bir şeyler yazıp yanlışlıkla bloğu silmem ve cinnet geçirmemin dışında iyi bir başlangıç olabileceğini umuyorum. Daha önce yazdığım her şeyi buraya geçirdim tarihlerine göre. Burası benim sanal evim artık. İyi geceler...

19 Nisan 2009 Pazar

Kalan

Bir şey kaldı gecelerden birinde
Senden.
Öncesinde bilinmemiş birşey,
Silinmez bir ses gibi giden..
Kelimelerden büyük, kelimelerin içinde,
Bir şey kaldı senden
Yaşamalar'ın arasında kaçamaklı.

Veriliş rengi başka, alınış rengi başka..
Söylemeye vakit kalmadan
Dudakların altına bırakılmış bir şey.
Karanlıkların tam ortasında bir kırmızı nokta..
Gözlerce pırıl pırıl, ellerce saklı.

Bir şey kaldı, bir denizin kıyısında senden,
Bakışlarla yüklü, söylemelerle sessiz..
Seninle dolu, seninle sensiz bir şey..
Arandıkça bulunmamış yıllar yılı,
Bulundukça aramaklı.

11 Nisan 2009 Cumartesi

kendini önemli hisseden kız

Okuldayım. Sinema Anadolu salonunda...Belki CV ye yazarım, belki bi işe yarar bi ekmek çıkar umuduyla bi seminere katılıyorum. Salon dolu. Herkes kalkıp gelmiş takdir ettim. Hepsi birer kariyer canavarı, hepsi mezun olunca cengaver gibi atılacaklar sektöre. Şu an ünlü bir kurum sunumunu yapıyor. Kadınının her hareketinde "10 milyar maaş alıyorum" havası var. Bize bir şeyler öğretmekten çok kendi tanıtımlarını yapıyolar diyebilirim. "biz şuyuz, biz buyuz, biz masaya koyduk mu altı kilo, çalışanlarımız it gibi maşallah"... gibi. Şu an tek düşündüğüm ve benimle birlikte salondaki çoğu kişinin düşünmekte olduğunu bildiğim öğlen arasındaki bedava yemek sanırım (daha sonra kendimi çimlerde tavuk döner yerken bulmam da ayrı beni benden aldı, beklentiyi yüksek tutmuşum). Fakülteden tipler çarpıyor gözüme. Siyah pantolon, beyaz gömlek bir kız. Eminim şu anda kendini çok önemli hissediyor, çok önemli bir iş yapıyor o kendince. Bu duyguyu çok iyi bilirim. İkinci sınıftayken kameramanlık yaptığım dönemlerde o denyolardan biri de bendim çünkü. Sanki wallstreet'te yazıyorum, sanki nbc kameramanıyım. Öyle önemliyim yani. Kamerayı havalı havalı kuruyorum, vizöre bakarken o tek gözü rambo gibi kapatıyorum falan...Nerdeyse kamerayla ne yaptığımı soranlara kameraya tek kolumla yaslanıp "bu bebekle 20 yıldır beraberiz" repliğini atacağım. Halbuki görüntüler titrek, aniden insanların kafalarına yaptığım zoom lar ve unuttuğum beyaz ayarıyla okulun televizyonuna dünyanın en dandik haberinin çekimindeyim. İşte böyle kendini önemli hisseden kız da boynunda isminin yazdığı kartıyla çok ciddiydi. Arada sırada gözlerini kısıp dinleyicilere yani bize keskin bakışlar atıyor, dinlemeyenleri fak ettiğindeyse içinden "cık cık hay aptallar, bakın bana ben ne kadar önemli bir iş yapıyorum, beş dakika önce gelen konuklara sallama çay verdim ve evet boynumda ismim yazan kartımla 3 milyar alan bir proje geliştiricisi gibi kokuyorum"...

Bir günlüğüne çok önemlisin deli kız ama pazartesi gireceğin yemek kartı sırası ne olacak?

2 Nisan 2009 Perşembe

"Bir an gelir ki insan, iç dünya ile dış dünya, düşünme ile iş yapma arasında, ikisinden birini seçmek zorunda kalır. Buna adam olmak! derler. Bu seçimin verdiği acılar korkunçtur. Ama, onurlu bir yürek için, ikisinin ortası yoktur. Ya tanrı var, ya zaman. ya şu haçı alacaksın, ya şu kılıcı. Ya dünyamızın, bütün kendi gürültülerini aşan bir anlamı var ya da bu gürültü patırtıdan başka hiçbir gerçek yok. Ya zamanla birlikte ölürsün, ya da daha yüce bir yaşam uğruna zamanın dışına çıkarsın.Biliyorum, insan gevşek davranabilir. Hem zamanını yaşar hem de zamansız'a inanır. Buna boyun eğmek denir. Bu sözdense iğrenirim...
Bana ya hep ya hiç gerek. İş dünyasını, dış dünyayı seçince, iç dünya benim için bilinmeyen bir ülke oluyor sanmayın.Ama, o bana herşeyi veremez, sonsuzdan yoksun kalınca da , zaman ile birlik olmak isterim.Hesaplarımda ne özleme, ne vahlama isterim...

İstediğim, herşeyi apaçık görmektir yalnız. "

Albert Camus.

28 Mart 2009 Cumartesi

Şair Değilim

Deşifre ediyorum kendimi sanırsın bir sirk palyaçosuyum

Tarif ediyorum yüzümü ne çirkin ne güzel

Takdim ediyorum ruhumu ne akıllı ne deli

Tahmin ediyorum sizi ne benim ne değil

Ne sanırsan onu yapıyormuş gibi yapıyorum

Aslında aklımda başka bir plan geleceğe dair

Bol bol yalan söyleyin bana olur mu?

Bilmek istemem zaten aciz kalan taraflarını gerçeğin

Ben seni taklit ederim, sen sanırsın "aynı benim gibi".

16 Ocak 2009 Cuma

her şey yolunda

Kargaşa dolu içlerimiz ve her birimiz bir başkası olma eğilimiyle kanlanıp canlanmalarda…

Bir başka beden olma, bir başka hayat hikâyesi yaratma zihninde ve onu yaşıyormuş gibi yapma, geceleri midesine giren kramplar ve ağlama nöbetlerinin sabahına yapılan güzel bir makyaj kamuflasyonuyla her şey tamam işte.

Sen en güzelsin, en yakışıklı sensin işte, en ulaşılamaz, en çekici, en arzulanan, herkes senin tenine susamış… Evet, seni istiyor herkes ve sırf bu yüzden iyi hissetmelisin(!)

Sabah başka, gece başka olmak... Durmak, durduramamak kendini hep kargaşa var içinde bilirsin ve içinde yıllarca süren Fetret Devirleri hayatının…

Geri zekalı gibi davranıp insanlar arasında ama bilmen içten içe o saçma sohbette hiç de yerin olmadığını ve olmasını da istemediğini…

Kargaşa içindesin işte, bitmez ki gece başka gündüz başkasın... Karmaşa senin içindeki işte, sen olamazsın bir türlü…

bazen komik olmuyor

Çok sık geçemedi o ara sokaktan. Tam o taraflara gidemedi ayakları geri geri gitti. Sadece bir kaç kez... O da zaten o binaya bakıp gözlerinin dolması içindi. Yapılması gereken önemli bir görev gibi olan duygusallıklar... Hani şu sadece kendimizi rahatlatmak için yaptıklarımızdan... Karar veremedi gerçekten hüzünlendi mi o apartmanı görünce, yoksa sadece anılması gereken bir klişe eski zaman seremonisi miydi bilemedi kız. Her şeye güldüğü gibi buna da güldü, sağa döndü ve yürüdü sadece, uzun uzun yürüdü.