Adım Selen. 26 yaşındayım. Çağrı merkezinde çalışıyorum. Evimin işe uzaklığı 2 saat. Dönüş yolunu da hesaba katarsak, günü 20 saat olarak yaşadığımı söyleyebiliriz. Bu 20 saat içerisinde ortalama 7 saat uyuyorum, 10 saat çalışıyorum ve 3 saat yaşıyorum. Evet, çalışırken yaşadığım pek de söylenemez. Arada sırada sevgilimle de görüşüyoruz. Sinemaya gidiyoruz genelde. Bahçelievlerde sinema 6 lira. Bizim için gayet uygun oluyor. Her ay yüklenen yemek kartımla da alışveriş yapıyor, dışarda çayımı kahvemi içiyorum. Dansetmeyi çok seviyorum. Elimde olsaydı büyük bir dansçı olurdum. Bunu hayal etmek hoşuma gidiyor. Elimde olsa diyorum çünkü hayatım çok özenilesi ve parlak değil. Ailemle yaşıyorum. Onların beni anlamadığı fikri ergenlikte kalmalıydı sanırım fakat durum değişmiyor. Evden kolay kolay arkadaşımda kalmak ya da eğlenmek için çıkamıyorum. Çıktığım zamanlarda ise eve dönmek uzaklık bakımından işkence oluyor. Bu durumlarda evinde kaldığım yakın bir dostum var. İyi bir insan. Pek arkadaşı yok. Belki de tek dostu benimdir. Beraber kahve sigara içip sohbet ederiz. Bundan çok zevk alırız. O biraz gariptir. Karşı cinsle ilişkileri bakımından hep mağlup olan bir savaşçı, yenilmeye doymayan bir pehlivan... Kalabalıkta yürürken gerilen; eşşek gibi yorulup tatilini evde televizyon karşısında boş boş geçiren, tavsiyelerle yaşayan ve özgür gibi görünüp onaylanmadan yaşayamayan biri. Çoğu zaman kendi dertlerimi unutup onun dertlerinin içinde bulurum kendimi. Onu mutlu etmek o kadar zor ki...Ona gıcık oluyorum aslında. Kendine ait bir evi, güzel bir işi var. Dış görünüşü ve fiziği de fena değil. Ailesi gayet ılımlı ve açıkgörüşlü insanlar. Tüm bunlara sahipken nasıl sürekli derin ve bitmeyen bir mutsuzluğun içinde boğulabiliyor akıl sır erdiremiyorum. Halbuki ben daha geçen hafta sabah işe giderken bindiğim minibüsten yakapaça dışarı atılmıştım.
Şehrin merkezine inmem için ilk durağım olan, hergün bindiğim Kıraç minibüsündeydim. Kıraç'tan işime, yani Florya'ya gitmek için iki vesayet kullanıyorum. Bu bindiğim ilk minibüs sabahları işe giden işçilerle dolu. Çoğunluğu da erkek. Genelde oturacak yer olmuyor ve ayakta gidiyorum. Ufak tefeğimdir. Ama cılız ve güçsüz denilemez. Başıma gelecekleri bilmeden tutunmaya çalışıyorum minibüste. Şoförü çok hızlı gidiyor. Bizim sağa sola savrulmamız, kıç kıça gidiyor olmamız, gittikçe yoğunlaşan ter kokusu pek de umrunda değil. "Biraz ilerleyin" diyor muavin. "yer yok nereye ilerleyelim " diyorum. Artık kendimi tutamıyordum çünkü. Sinirimden tüm minibüsü kılıçtan geçirmeyi hayal ediyorum. Her gün bunu çekmek, cehennem kadar uzak bir yol, sabrımı deneyen bir Tanrı..."beğenmiyorsan taksiye bin" diyor lavuğun teki. Tam bir ayı. Sanırım dün gece karısını iyi beceremedi ve sinirini benden çıkarıyor. "sen kim oluyorsun be, niye taksiye binecekmişim" demeden ortalık karışıyor. Meğer arka koltuklarda mahalleden ilkokul arkadaşlarım varmış ve beni görmüşler. Muavin "in aşşağı problem çıkarma" diyor. Arkadaşlarım ninja gibi fırlıyorlar arkadan. İtilip kakılıyorum bir yandan ve o ayı beni kollarımdan tutuyor. Kafama bir darbe alıyorum o sırada. Tam boynuma. Minibüsteki pısırıklar bir an önce benden kurtulmak ve yollarına devam etme derdindeler. Gidecekleri berbat işleri için çok ciddi kaygı duyuyorlar. Bir an, "yaşamasalar eksikliklerini hiç hissetmeyiz" diye düşünüyorum. O sırada şoför frene basıyor. Duruyoruz. Kurbanlık koyun gibi kollarımdan tutulup aşağı fırlatılıyorum minibüsten. O an şoka girmişim ama kendimi kaybetmediğim için minibüsün plakasını almayı akıl ediyorum. "bu neydi? diyorum. Resmen dışarı fırlatılmıştım. Sanki kötü huylu bir tümörü kesip atmışlar ve huzura ermişlerdi. Sabah ezanıyla kalkıp tanyeri daha ağrımamışken yürüdüğüm sokakta köpek kovalamasından sonra yaşadığım bu ikinci olay bana biraz ağır gelmişti. Aslında biraz değil çok ağır gelmişti. Belki de rutin hayatıma biraz renk katmıştı. Renkten kastım tabiki eğlence değil. Biraz katran karası pek de fena gitmezdi hani. Polis, belediye, jandarma ne varsa ayaklandırdım. Şikayetlerim sonucu şoför ve muavine gereken cezalar verildi. İşten atıldılar. Gururum incinmişti, kendime güvenimi kaybettim bir süre. Dışarı çıkarken çok az yaptığım makyajı sıfıra indirgemiştim.Yürürken beni takip ederler ve öclerini alırlar diye korkuyordum. Sokak köpeklerinden oldum olası korkardım zaten.
Bu süreç içerisinde bahsettiğim en yakın dostumda kaldım. Olayı ona anlattığımda pek de etkilenmiş görünmüyordu. Yüzünde herhangi bir şaşırma ya da üzüntü ifadesi yoktu. Tek merak ettiği minibüsten atıldıktan sonra ne yaptığımdı. "işe gittin mi?", "minibüsün plakasını o şokla nasıl alabildin?" "belediye, karakol ve savcılığa tek mi gittin?" gibi sorular soruyordu. Bunları sorduğunda artık onun gerçekten mantıktan uzaklaştığını düşünmeye başlamıştım. Nasıl hissettiğimin farkında bile değildi. Eminim bunların hiçbirini yapmazdı. Minibüsten o atılsaydı eğer; önce bi sigara yakardı (uzun süren yolda canı çekipte yakamadığı için aklına ilk bunu yapmak gelirdi), kimler ona bakıyor etrafını bir kolaçan ederdi. Olayın sıcaklığı biraz geçince oradan uzaklaşırdı. Herhangi bir arkadaşını arayıp aramamakta tereddüt ederdi ilk." Kim gelirdi?", Gelirken üşenirler miydi?", "Aslında şu an yanımda birinin olması neyi değiştirirdi ki" gibi durum sorgulayıcı sorular sorardı kendine ve bundan gizli bir haz alırdı. Yaşadığı gerçek tartaklanma durumunu anında septikçe kendi varlık nedenini sorgulamaya çevirirdi . Çok sinirlenirdi ama adliye ve karakola gitmeye üşeneceğinden varolan siniri de uçup giderdi .
Ona kızmıyorum. En azından diğerleri gibi "ayyy canım yaaa nasıl oldu?" ("ayy canım yaa" yeni dünyamızda çok üzülmeyi vurgular) gibi sorular sormuyordu. Diğerleri gibi bana 3. sayfa haberi muamelesi de yapmıyordu. Onlarsa hemencecik manşeti okuyup magazin sayfasına geçmişlerdi bile.
bu blog şimdilik tamamiyle kişisel terapi amaçlıdır, iç dökmedir, sevgili günlük tadıdır,candır. Ama zamanla başka bir şeylere de dönüşebilir bilmiyorum, bilemem...
18 Aralık 2011 Pazar
9 Aralık 2011 Cuma
Kış
Sallanıyorsun yüzün orta boylu bir çam
Hışırtısız, sessiz.
Hafif sağa yaslamışsın sırtını
Köklerin kuru, dibinde bitmemiş otlar
Hep beton gövden, kalpsiz.
Gri gene yüzün
Ne esmer ne beyaz diyebilirim
Şiirler yazdır bana gene oturduğum yerden
Bir çatı katı, bir şömine sıcaklığı olsun içinde,
Çocuklarımızın komşuculuk oynadığı
Ranzalarında altlı üstlü.
Hışırtısız, sessiz.
Hafif sağa yaslamışsın sırtını
Köklerin kuru, dibinde bitmemiş otlar
Hep beton gövden, kalpsiz.
Gri gene yüzün
Ne esmer ne beyaz diyebilirim
Şiirler yazdır bana gene oturduğum yerden
Bir çatı katı, bir şömine sıcaklığı olsun içinde,
Çocuklarımızın komşuculuk oynadığı
Ranzalarında altlı üstlü.
7 Aralık 2011 Çarşamba
Kalemin pası
Bu ne lan dedim,
Beğenmedim yazdığım şiiri sevdiğim.
Vietnam'dan sana sigara aldım,
Biraz acı gibi tadı
İçme çok kanser eder sevdiğim.
Çay demlemeyi öğrendim de,
Şehirden taşındım sevdiğim.
Üst eşofmanın kaldı evin dolabında,
Kızma, geri vermeye üşendim sevdiğim.
Dans ettik senle diyemedim,
Saçmaladım kollarında sevdiğim.
Topuklu ayakkabı giyseydim,
Belki yetişirdi sözlerim kulağına.
Emekli kurmay gibiyim sevdiğim,
Picamayla geziyorum artık evde.
Üniformamı teslim ederken,
Pek de mağrur değildim.
İki kumandalı televizyon gibiyim sevdiğim,
Açmasını beceremedim ilk seferde.
Duyarlı gibi şiirler yazayım istedim sana,
Yazamadım, bi tost yaptım kendime.
Kaşar kalmamış, pek de istekli değilim bakkala inmeye.
Beğenmedim yazdığım şiiri sevdiğim.
Vietnam'dan sana sigara aldım,
Biraz acı gibi tadı
İçme çok kanser eder sevdiğim.
Çay demlemeyi öğrendim de,
Şehirden taşındım sevdiğim.
Üst eşofmanın kaldı evin dolabında,
Kızma, geri vermeye üşendim sevdiğim.
Dans ettik senle diyemedim,
Saçmaladım kollarında sevdiğim.
Topuklu ayakkabı giyseydim,
Belki yetişirdi sözlerim kulağına.
Emekli kurmay gibiyim sevdiğim,
Picamayla geziyorum artık evde.
Üniformamı teslim ederken,
Pek de mağrur değildim.
İki kumandalı televizyon gibiyim sevdiğim,
Açmasını beceremedim ilk seferde.
Duyarlı gibi şiirler yazayım istedim sana,
Yazamadım, bi tost yaptım kendime.
Kaşar kalmamış, pek de istekli değilim bakkala inmeye.
6 Aralık 2011 Salı
15 Ekim 2011 Cumartesi
Cahilin Cuması
Ne okudun ne yazdın
Daha çok şey için çok azdın
Kalem ellerinde titreyen bir su
Akıp gidiyor parmaklarından
Tutamıyorsun
Daha çok şey için çok azdın
Kalem ellerinde titreyen bir su
Akıp gidiyor parmaklarından
Tutamıyorsun
26 Mayıs 2011 Perşembe
karambol

açık tenli hayalet
ben gördüm bi tane
yemin ederim bembeyazdı
leke yapmış gözlerinin altı hafif
hayal et bi sen olur mu
ben de kola kapağı biriktireyim
bir ayaksıza ayak olsun diye
kaç kola kapağı bir ayak eder?
bu aylak yere kaç saatte iner?
etleri bir hayr-ı alamet
sıska parmakları kimi tutsa bıraktı
yanağında gazze boşlukları
rakı masasında savaş karşıtlığı
galibi kendi savaşının
mağlup hep karşı tarafa
ruhuma oku bir el fatiha
şenlensin toprağın altı
üst katta bir dizi ağıt
iyiyim desen de boş
iki tarafına da gömdüler
yumruk gibi toprağı
bir sağ
bir sol.
Gündüz tarifesi açık şiir
Hayali kurardım ben
Ay ahali konumunda
İki kelam çıksın diye ağızdan
Köpürdü dudaklarım uyuz köpek gibi
Zamanı kollarım ben
Zaman dediğime bakma
Yazması sırf afilli diye
Kollarım ağrıyana kadar değil
Değiştiririm yerimi ben
Gene aklım yadırgadı yerini
Elim kaleme gitti gene
Kopya çeksene benden hiç kapatmadım elimi
Hadi kalk şimdi üşenmessen
Yakma bi sigara, sonra bi tane daha yakma
Ölürsün dimi yazmassan o "sigara" yı
Ölmessin devam et
Bi sigaradan ölmedi ama söndü ay ışığı.
22 Ocak 2011 Cumartesi
bilemedim ki...

hayır sürekli düşünmüyorum ne olacağını, aklıma geldikçe düüşünüyorum ve bu ara çok takmış durumdayımm bu ne olacağını bilememek meselesine. 6 ay oldu ve ben hala işe alışamamış durumdayım. kendimi oraya ait hissedemedim bir türlü. sanki bi gün biticek ve haydi işimiz bitti evimize dağılalım dicekler. öyle hissediyorum hala. bu sırada ne istediğimi bulmaya çalışıyorum. hala ne istediğimi, neyi başarmak istediğimi, ne olmak istediğimi bilmiyorum.26 yaşındayım ve hala aklıma hiç bir şey gelmiyor. her konuda sürekli birileri oldu yanımda ve birilerinden yardım alarak yaptım bütün işlerimi. okulda ödevden evde alışverişe kadar hep yardım. bir yere giderken yardım, yeni bir şeye başlarken yardım, taşınırken yardım, düşünürken yardım...yanlış anlaşılmasın kendi işimi başkalarına yaptıran bi tip değilimdir. ben gerçekten yapamıyordum, gerçekten yardıma ihtiyacım oluyordu. işte her şey burdan kaynaklanıyor ya, kendi başına bir şey yapamama...galiba birileri bi iş yapmalı ve ben yardımcı olmalıyım, ben hiç yapan ve başlatan olmadım. başlayıp vazgeçeni daha çok oynadım. başla, dene, sıkıl ve vazgeç. bu işte de öyle oldu sanırım. başladım, deniyorum ve vazgeçmek üzereyim. ama durduran sebepler var. ödemem gereken bir 9 binlik üniversite geri ödemesi ve babamın almamı istediği bir ev. ben ev falan istemiyorum oysaki. kendime ev almak...bunun için belki beş sene bu işe katlanmak...yurt dışında gezmek hiç de cazip değil. insan sıkılıyo bi zaman sonra. gördüğüm her yeni ülkenin heyecanı bende sadece 5 dakika sürüyor. sonra gene içimdeki aylin gezegenine geri dönüş yapıyorum . ne baktığım yer o güzel parklar insanlar, ne de gittiğim şehir o şehir. kendi şehrime geri dönüyorum. izmit'i özlüyorum. işin kötüsü kendimi hiçbir şehre ait hissedemiyorum artık. dönüp dolaşıp "aylin ne bok yicen" sorusunu soruyorum. cevabını bulamadıkça kendi kendime daha da sinirleniyorum. sadece para için çalıştığımı düşündükçe daha daha sinirleniyorum. gecemin gündüzümün olmayışı, yatış saatimin kalkış saatimin hiç bir zaman bir standardı tutmayışı daha daha daha sinirlendiriyor. çıldıracak gibi oluyorum bu ara. çok sinirliyim. ne yapmam gerektiğini bulmam lazım ama bulamıyorum. tam bir gerizekalı. tam bir andavalım. neredeyse otuzuma yaklaşıyorum ve bir bok olamadım. olduğum şeyi ise kendime oturtamadım.ama o bana oturdu diyebilirim. evet herkes para için sevmediği işleri yapıyo, bencillik etme aylin, insanlar işsiz aylin, senin yerinde olmak isteyen milyonlarca insan var aylin...EVET EVET BİLİYORUM ŞİMDİ KESİN SESİNİZİ DİNLEYİN GERİZEKALILAR: bakın bu bencillik değil. şımarıklık hiç değil, buldun da bunuyosun da değil. ben bilmediğim bir şeyin içine girdim. güzel olacak sandım. her şey değişecek sandım. evet işsizdim. işsiz ve evde aile ile olmak gerçekten zor biliyorum. şimdi o kapıda benim yerimde olmak isteyen binlerce insana keşke " buyrun ben bırakıyorum, gerçekten çok ihtiyacı olan, bu iş hayallerinin işi olan benim yerime geçebilir" demek istiyorum tüm samimiyetimle. Ama sonra diyorum ki eee aylin sen ne yapacaksın? sen hayallerinde ne var? hayallerim vardı ama galiba götüm yemedi. yada çeşitli etkenler vardı ve olmadı. bu da aynı kapıya çıkıyo zaten.yememe meselesi. tamam hayalini de gerçekleştirmedin. eee başka bir şey? başka bir şey yok. ama olmalı. bulamassam çıldırabilirim. bulmak zorundayım. hayatımı kocaman bir tüpün içerisinde dünyanın dört bir yanına savrularak geçirmek istemiyorum. aksi halde rüzgarda uçuşan nereye gittiği belirsiz bir naylon torbadan ne farkım kalır ki... o poşeti doldurup yerde sapasağlam durmalıyım. şimdi uyumam lazım. yarın sabah altıda moskovaya gidiyorum. ne işim var lan benim moskovada!!! banane giden nereye gidiyosa gitsin. eee bırak sende bize ne desenize? haklısınız. yemiyo. gelinebilen en kötü durum bu mu yoksa sahip olduklarımın hepsini kaybetmek mi bilmiyorum. her şeyi bir anda kaybetmek gelinebilecek en kötü durum aslında değil mi. peki bana neden en iyisi gibi geliyo?...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)