29 Ekim 2010 Cuma

oyunun adı : havada kalmış tüm söylediklerim


Perdeleri açıyorum, sonra en önde hiç tanımadığım biriyle hiç çalışmadığım ve ilk defa ağzımdan çıkacak replikleri söylüyorum. Perdeyi tekrar açıyor ve yerime oturuyorum, ışıklar kapanıyor hava karanlık ve kasvetli, bir izleyiciyle göz göze geliyorum. Susuyoruz hep birlikte. 10 dakika sürüyor sessizlik. Sonra kalkıyorum yerimden, ışıklar açılıyor ve ben perdeleri kapatıyorum. Işıklar açılırken perdeler neden kapanıyor ? Anlam veremiyorum. Perde arkamda ve kapalı başlıyorum oyunumu oynamaya. Adım adım yürüyorum, sıra sıra ilerliyorum. Kostümüm hep aynı, değiştiremiyorum. Bu oyunda duygulara ve aşırılıklara yer yok. Hareketlerimin kısıtlı olduğu fakat hızlı olmam gereken; çok konuşmadığım, kahkaha atmadığım, ağlayamadığım, kimselere sarılamadığım bir oyun bu. Mesafeler katediyorum her adımda. Her dakika daha da uzaklaşıyorum her şeyden, kendimden ve vardığım yer sadece uzun koridorlu bu sahnede sahnenin ortası. Seyircilerin gözleri üzerimde. Hep aynı replikleri tekrarlıyorum. Bana bakıyorlar, sanki "oyun ne zaman bitecek" dercesine. Pek göz göze gelmemeye çalışıyorum. Korkuyorum beğenmediklerini söyleyecekler diye. Seyircilerden bazıları şimdiden uyumuşlar. Derin uykudalar. Dokunuyorum onlara. Bazıları uyanıyor, aptal gibi gülümsüyorum. Bazıları gözlerini bantla kapatmış, kulaklarını pamukla tıkamış, oyunumu ne görmek ne de duymak istiyorlar. Oyunun tek sevdiğim yanı dekoru. Mavi bir arka fon ve bulutlar içerisindeyim. Replikleri unutturacak kadar huzur veriyor dekorlar bana. Zaten söylediklerimin içinde ne toplumsal bir mesaj gizli ne de hayatın sırrını açıklayacak cinsten. Son perdeye yaklaşıyorum, uyuyanları uyandırmak, sahnenin karanlık kalan yerlerini aydınlatmak, oyunun rehavetine kapılıp koltuklarında kaykılanları uyarıyorum. İşte bitiyor diyorum oyunum "uyanın!" ... Perdeleri tekrar açıyorum. Kendi ellerimle uğurluyorum sahnemden hepsini tek tek. Herkes gittiğinde şöyle bir bakıyorum sahneye, unutulan bir eşyayım ben ve kendimi arıyorum o dar koridorda.

24 Haziran 2010 Perşembe


Eskiden yeterdim kendime
Artardım bile
Şimdi ne yapsam nafile! ...
Ve
Kim demiş 'can eskimez' diye
Bu can tedirgin tende
Can da eskimiş
Ben de...

10 Şubat 2010 Çarşamba

müzik temalı kareler




31 Ocak 2010 Pazar

31.01.2010



5 Ocak 2010 Salı

ürkek cesaret


"Mephisto Faust'u mutluluğa ulaştıracak, Faust'da ruhunu Mephisto'ya teslim edecektir"...

Tam bunu okuduğu sırada mutfaktan şöyle bir ses:

- Kızııım , şu helvayı karıştır bakiyim!

Kız kalktı, helvayı karıştırırken Goethe'nin Faust'u yazmasının 62 yılını aldığını düşünüyordu. "Neredeyse bir hayat eder", dedi mırıldanarak. Kaşığı tavada bıraktı, birkaç saniye durdu, aniden döndü. İçerden sadece hızla çarpılmış bir kapı sesi duyuldu.

Derin derin nefres alarak hızlı hızlı yürüyordu. O kadar hızlı yürümeye başlamıştı ki soğuk havanın da etkisiyle hiç bir şey düşünemiyordu. Zaten tam olarak o an istediği de buydu. Evden git gide uzaklaşıyordu. Rüyalarında kendisini tek bir zıplama hamlesiyle çok yükseklere uçarken görürdü hep. Bir ruh kadar hafif olurdu. Şimdi de bunu yapabilmeyi diledi. Çok korkacak kadar yukarıya çıkabilmeyi istedi kız. Yeryüzüne geri geldi. Ne çok uzun yürümüş ne de evden çok fazla uzaklaşmıştı. Vardığı yer evden biraz ötede oturan komşunun bahçesiydi. Bahçede yarısı kesilmiş bir ağacın gövdesi, kırık bir çocuk bisikleti vardı. Saat gece on bir buçuktu. Kırık ağacın gövdesine oturup biraz kalmak istedi. Ama komşunun penceresi tam karşıdaydı ve "bu saatte pijamalarıyla 25 yaşındaki bu kızın burda ne işi var delirdi galiba" diye düşünsünler istemedi. Geri adım attı. Sonra içinden "hayır ya ben o ağacın gövdesine oturacağım" dedi. Hızlı hızlı bahçeye girdi, oturdu ve bu eylem yaklaşık beş saniye sürdü. Hemen kalktı ve oradan kaçtı kız. Ama istediğini yaptı da . Her gerçekleştirdiği eylem gibi bu da yarımdı. Sadece elindeki tek hazinesi cesaretiydi. Ürkek bir cesaret ... "Cesur cesaret", "medeni cesaret", "deli cesareti"... Evet...Eğer cesaretin de kademeleri ve sınıflandırması var ise onunkinin adı "ürkek cesaretti".

Eve doğru yürürken arkasına bastığı sarı çiçekli babetlerine baktı, iki sene önce onları alırken çok isteyerek almıştı ve o sırada kendini çok özgür hissettiği başka bir şehirde tek başına yaşıyordu. Tek başına boş odalarda Dario Fo'dan tiratlar okur- oynar ve kendini kaybedip sahnedeki solistin mikrofonunu eline alıp şarkı söylemeye devam ederdi. Biliyor musunuz arkasına basılarak giyilen bir ayakkabı bir hayat hakkında çok fazla bilgi verebilir. Hele bu ayakkabı sarı ve çiçekli ise...

Kapıyı çaldı kız. Annesi açtı. Nereye kayboldun dercesine bir bakış attı annesi ama o kadar da önemli değildi bu bakış her ikisi içinde. Kız odasına geçti. Perdenin önündeki mindere oturdu. Önüne bir tabak helva getirdi annesi. Okumaya devam etti.

"ey düşlere kapılmış duygusal sarsak. birisi burnundan tutmuş sürüklüyor seni...insanın içini okuyor bu becerikli kız. sanırım şeytan olduğumu bile seziyor..."