18 Aralık 2011 Pazar

bir olay

Adım Selen. 26 yaşındayım. Çağrı merkezinde çalışıyorum. Evimin işe uzaklığı 2 saat. Dönüş yolunu da hesaba katarsak, günü 20 saat olarak yaşadığımı söyleyebiliriz. Bu 20 saat içerisinde ortalama 7 saat uyuyorum, 10 saat çalışıyorum ve 3 saat yaşıyorum. Evet, çalışırken yaşadığım pek de söylenemez. Arada sırada sevgilimle de görüşüyoruz. Sinemaya gidiyoruz genelde. Bahçelievlerde sinema 6 lira. Bizim için gayet uygun oluyor. Her ay yüklenen yemek kartımla da alışveriş yapıyor, dışarda çayımı kahvemi içiyorum. Dansetmeyi çok seviyorum. Elimde olsaydı büyük bir dansçı olurdum. Bunu hayal etmek hoşuma gidiyor. Elimde olsa diyorum çünkü hayatım çok özenilesi ve parlak değil. Ailemle yaşıyorum. Onların beni anlamadığı fikri ergenlikte kalmalıydı sanırım fakat durum değişmiyor. Evden kolay kolay arkadaşımda kalmak ya da eğlenmek için çıkamıyorum. Çıktığım zamanlarda ise eve dönmek uzaklık bakımından işkence oluyor. Bu durumlarda evinde kaldığım yakın bir dostum var. İyi bir insan. Pek arkadaşı yok. Belki de tek dostu benimdir. Beraber kahve sigara içip sohbet ederiz. Bundan çok zevk alırız. O biraz gariptir. Karşı cinsle ilişkileri bakımından hep mağlup olan bir savaşçı, yenilmeye doymayan bir pehlivan... Kalabalıkta yürürken gerilen; eşşek gibi yorulup tatilini evde televizyon karşısında boş boş geçiren, tavsiyelerle yaşayan ve özgür gibi görünüp onaylanmadan yaşayamayan biri. Çoğu zaman kendi dertlerimi unutup onun dertlerinin içinde bulurum kendimi. Onu mutlu etmek o kadar zor ki...Ona gıcık oluyorum aslında. Kendine ait bir evi, güzel bir işi var. Dış görünüşü ve fiziği de fena değil. Ailesi gayet ılımlı ve açıkgörüşlü insanlar. Tüm bunlara sahipken nasıl sürekli derin ve bitmeyen bir mutsuzluğun içinde boğulabiliyor akıl sır erdiremiyorum. Halbuki ben daha geçen hafta sabah işe giderken bindiğim minibüsten yakapaça dışarı atılmıştım.

Şehrin merkezine inmem için ilk durağım olan, hergün bindiğim Kıraç minibüsündeydim. Kıraç'tan işime, yani Florya'ya gitmek için iki vesayet kullanıyorum. Bu bindiğim ilk minibüs sabahları işe giden işçilerle dolu. Çoğunluğu da erkek. Genelde oturacak yer olmuyor ve ayakta gidiyorum. Ufak tefeğimdir. Ama cılız ve güçsüz denilemez. Başıma gelecekleri bilmeden tutunmaya çalışıyorum minibüste. Şoförü çok hızlı gidiyor. Bizim sağa sola savrulmamız, kıç kıça gidiyor olmamız, gittikçe yoğunlaşan ter kokusu pek de umrunda değil. "Biraz ilerleyin" diyor muavin. "yer yok nereye ilerleyelim " diyorum. Artık kendimi tutamıyordum çünkü. Sinirimden tüm minibüsü kılıçtan geçirmeyi hayal ediyorum. Her gün bunu çekmek, cehennem kadar uzak bir yol, sabrımı deneyen bir Tanrı..."beğenmiyorsan taksiye bin" diyor lavuğun teki. Tam bir ayı. Sanırım dün gece karısını iyi beceremedi ve sinirini benden çıkarıyor. "sen kim oluyorsun be, niye taksiye binecekmişim" demeden ortalık karışıyor. Meğer arka koltuklarda mahalleden ilkokul arkadaşlarım varmış ve beni görmüşler. Muavin "in aşşağı problem çıkarma" diyor. Arkadaşlarım ninja gibi fırlıyorlar arkadan. İtilip kakılıyorum bir yandan ve o ayı beni kollarımdan tutuyor. Kafama bir darbe alıyorum o sırada. Tam boynuma. Minibüsteki pısırıklar bir an önce benden kurtulmak ve yollarına devam etme derdindeler. Gidecekleri berbat işleri için çok ciddi kaygı duyuyorlar. Bir an, "yaşamasalar eksikliklerini hiç hissetmeyiz" diye düşünüyorum. O sırada şoför frene basıyor. Duruyoruz. Kurbanlık koyun gibi kollarımdan tutulup aşağı fırlatılıyorum minibüsten. O an şoka girmişim ama kendimi kaybetmediğim için minibüsün plakasını almayı akıl ediyorum. "bu neydi? diyorum. Resmen dışarı fırlatılmıştım. Sanki kötü huylu bir tümörü kesip atmışlar ve huzura ermişlerdi. Sabah ezanıyla kalkıp tanyeri daha ağrımamışken yürüdüğüm sokakta köpek kovalamasından sonra yaşadığım bu ikinci olay bana biraz ağır gelmişti. Aslında biraz değil çok ağır gelmişti. Belki de rutin hayatıma biraz renk katmıştı. Renkten kastım tabiki eğlence değil. Biraz katran karası pek de fena gitmezdi hani. Polis, belediye, jandarma ne varsa ayaklandırdım. Şikayetlerim sonucu şoför ve muavine gereken cezalar verildi. İşten atıldılar. Gururum incinmişti, kendime güvenimi kaybettim bir süre. Dışarı çıkarken çok az yaptığım makyajı sıfıra indirgemiştim.Yürürken beni takip ederler ve öclerini alırlar diye korkuyordum. Sokak köpeklerinden oldum olası korkardım zaten.

Bu süreç içerisinde bahsettiğim en yakın dostumda kaldım. Olayı ona anlattığımda pek de etkilenmiş görünmüyordu. Yüzünde herhangi bir şaşırma ya da üzüntü ifadesi yoktu. Tek merak ettiği minibüsten atıldıktan sonra ne yaptığımdı. "işe gittin mi?", "minibüsün plakasını o şokla nasıl alabildin?" "belediye, karakol ve savcılığa tek mi gittin?" gibi sorular soruyordu. Bunları sorduğunda artık onun gerçekten mantıktan uzaklaştığını düşünmeye başlamıştım. Nasıl hissettiğimin farkında bile değildi. Eminim bunların hiçbirini yapmazdı. Minibüsten o atılsaydı eğer; önce bi sigara yakardı (uzun süren yolda canı çekipte yakamadığı için aklına ilk bunu yapmak gelirdi), kimler ona bakıyor etrafını bir kolaçan ederdi. Olayın sıcaklığı biraz geçince oradan uzaklaşırdı. Herhangi bir arkadaşını arayıp aramamakta tereddüt ederdi ilk." Kim gelirdi?", Gelirken üşenirler miydi?", "Aslında şu an yanımda birinin olması neyi değiştirirdi ki" gibi durum sorgulayıcı sorular sorardı kendine ve bundan gizli bir haz alırdı. Yaşadığı gerçek tartaklanma durumunu anında septikçe kendi varlık nedenini sorgulamaya çevirirdi . Çok sinirlenirdi ama adliye ve karakola gitmeye üşeneceğinden varolan siniri de uçup giderdi .

Ona kızmıyorum. En azından diğerleri gibi "ayyy canım yaaa nasıl oldu?" ("ayy canım yaa" yeni dünyamızda çok üzülmeyi vurgular) gibi sorular sormuyordu. Diğerleri gibi bana 3. sayfa haberi muamelesi de yapmıyordu. Onlarsa hemencecik manşeti okuyup magazin sayfasına geçmişlerdi bile.

9 Aralık 2011 Cuma

Kış

Sallanıyorsun yüzün orta boylu bir çam
Hışırtısız, sessiz.
Hafif sağa yaslamışsın sırtını
Köklerin kuru, dibinde bitmemiş otlar
Hep beton gövden, kalpsiz.

Gri gene yüzün
Ne esmer ne beyaz diyebilirim
Şiirler yazdır bana gene oturduğum yerden
Bir çatı katı, bir şömine sıcaklığı olsun içinde,
Çocuklarımızın komşuculuk oynadığı
Ranzalarında altlı üstlü.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Kalemin pası

Bu ne lan dedim,
Beğenmedim yazdığım şiiri sevdiğim.
Vietnam'dan sana sigara aldım,
Biraz acı gibi tadı
İçme çok kanser eder sevdiğim.

Çay demlemeyi öğrendim de,
Şehirden taşındım sevdiğim.
Üst eşofmanın kaldı evin dolabında,
Kızma, geri vermeye üşendim sevdiğim.

Dans ettik senle diyemedim,
Saçmaladım kollarında sevdiğim.
Topuklu ayakkabı giyseydim,
Belki yetişirdi sözlerim kulağına.

Emekli kurmay gibiyim sevdiğim,
Picamayla geziyorum artık evde.
Üniformamı teslim ederken,
Pek de mağrur değildim.

İki kumandalı televizyon gibiyim sevdiğim,
Açmasını beceremedim ilk seferde.
Duyarlı gibi şiirler yazayım istedim sana,
Yazamadım, bi tost yaptım kendime.
Kaşar kalmamış, pek de istekli değilim bakkala inmeye.

6 Aralık 2011 Salı

iki satıh

Gözleri bal arısı,

İğneleyici ve tatlı.