yazdım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazdım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2012 Pazartesi

bir 'hadsiz'e şerif

benlik sadece yapım eki almış kelime
çok da önemli bi davası yok yani
kurcalama.
terliğinde geçen senenin denizinden kalma kum
söndü kandilin,bitti mum.
sen de bırak artık bu oyunu
koyunsan Karaman’da
ahkam kes sinemada film arasında
oturduğun yerden,
sana kalmadı diktğim pazen kefenden.
saplan o koltuğa, bari bil yerini
başkaları verir kaplumbağaların terbiyesini.

22 Ocak 2012 Pazar

uyku

Belki bir anne baba kavgası göz kapaklarını kemiren,

Belki bir çocuk sinemasıdır uykunu getiren.

Ey uyku oturalım karşılıklı,

Sofrana konuk et, yemek yiyelim.

Bol kepçe olsun ama rüyalar,

Cimrilik etme.

3 cm

Kafamdaki kabukları temizliyorum. Tam kurumuş olanları kopartmaktan ayrı bir haz alıyorum tabi. Ben onları koparttıkça bir kelime daha yazıyorum. Bir kabuk, bir cümle… Bir kabuk ve bir can alıcı cümle kurma girişimi daha. Can alıcı olsun, etkileyici olsun diye kendimi kastıkça, yazma seviyemin ilkokul 5 kelime dağarcığına indiğini görüyorum ve hemen silkiniyorum. Bir kahve koyayım diyorum. Bu bana zaman kazandırıyor. Bir kahve hazırlama süresince geçen dakikalarda(tahmini 4 dk) kendinizle ilgili eksikliklerinizi sorgulayabilir, boşa kürek çektiğinizi düşünebilir veya arkadaşınızı çay içmeye çağırıp uyuşabilirsiniz. Kendinizi sorgularsınız çünkü üzerinizde oluşan baskı bu yöndedir. “ne yapacağımı bilmiyorum”…”o zaman kendimi sorgulamalıyım”…”yeterince sorgularsan bulabilirisin”… Bence bu bir “an meselesi”. Bir an gelir ve her şey değişir. Bir an gelir hayatının aşkını bulursun, bir an gelir hayatının buluşunu yaparsın, bir an gelir evden kaçarsın, bir an gelir şarkı yazarsın, bir an gelir adam vurursun, bir an gelir nefes alamazsın… Sadece derin düşünerek harekete geçmeye örnek olarak Pekin'deki budist rahipleri verebilirim. Onlar da yerden sadece 3 cm yükselebiliyorlar.

kış 2

Tüyleri uzamış leopardan bozma kediler

Yerdeki kara basılan ilk ayak

Mutfak camlarındaki kaynayan çayın buğusu

Demin koyusu

İçim bir büyür bir küçülür,

Sert sessiz sabrım

Buzlu camdan bakar.

Bir kız geçer içimden koyu kumral

Elleri cepte parmakları buz,

Saçlar topuz.

Her cümlesinin sonu üç nokta

Tamamlanamadı henüz.

18 Aralık 2011 Pazar

bir olay

Adım Selen. 26 yaşındayım. Çağrı merkezinde çalışıyorum. Evimin işe uzaklığı 2 saat. Dönüş yolunu da hesaba katarsak, günü 20 saat olarak yaşadığımı söyleyebiliriz. Bu 20 saat içerisinde ortalama 7 saat uyuyorum, 10 saat çalışıyorum ve 3 saat yaşıyorum. Evet, çalışırken yaşadığım pek de söylenemez. Arada sırada sevgilimle de görüşüyoruz. Sinemaya gidiyoruz genelde. Bahçelievlerde sinema 6 lira. Bizim için gayet uygun oluyor. Her ay yüklenen yemek kartımla da alışveriş yapıyor, dışarda çayımı kahvemi içiyorum. Dansetmeyi çok seviyorum. Elimde olsaydı büyük bir dansçı olurdum. Bunu hayal etmek hoşuma gidiyor. Elimde olsa diyorum çünkü hayatım çok özenilesi ve parlak değil. Ailemle yaşıyorum. Onların beni anlamadığı fikri ergenlikte kalmalıydı sanırım fakat durum değişmiyor. Evden kolay kolay arkadaşımda kalmak ya da eğlenmek için çıkamıyorum. Çıktığım zamanlarda ise eve dönmek uzaklık bakımından işkence oluyor. Bu durumlarda evinde kaldığım yakın bir dostum var. İyi bir insan. Pek arkadaşı yok. Belki de tek dostu benimdir. Beraber kahve sigara içip sohbet ederiz. Bundan çok zevk alırız. O biraz gariptir. Karşı cinsle ilişkileri bakımından hep mağlup olan bir savaşçı, yenilmeye doymayan bir pehlivan... Kalabalıkta yürürken gerilen; eşşek gibi yorulup tatilini evde televizyon karşısında boş boş geçiren, tavsiyelerle yaşayan ve özgür gibi görünüp onaylanmadan yaşayamayan biri. Çoğu zaman kendi dertlerimi unutup onun dertlerinin içinde bulurum kendimi. Onu mutlu etmek o kadar zor ki...Ona gıcık oluyorum aslında. Kendine ait bir evi, güzel bir işi var. Dış görünüşü ve fiziği de fena değil. Ailesi gayet ılımlı ve açıkgörüşlü insanlar. Tüm bunlara sahipken nasıl sürekli derin ve bitmeyen bir mutsuzluğun içinde boğulabiliyor akıl sır erdiremiyorum. Halbuki ben daha geçen hafta sabah işe giderken bindiğim minibüsten yakapaça dışarı atılmıştım.

Şehrin merkezine inmem için ilk durağım olan, hergün bindiğim Kıraç minibüsündeydim. Kıraç'tan işime, yani Florya'ya gitmek için iki vesayet kullanıyorum. Bu bindiğim ilk minibüs sabahları işe giden işçilerle dolu. Çoğunluğu da erkek. Genelde oturacak yer olmuyor ve ayakta gidiyorum. Ufak tefeğimdir. Ama cılız ve güçsüz denilemez. Başıma gelecekleri bilmeden tutunmaya çalışıyorum minibüste. Şoförü çok hızlı gidiyor. Bizim sağa sola savrulmamız, kıç kıça gidiyor olmamız, gittikçe yoğunlaşan ter kokusu pek de umrunda değil. "Biraz ilerleyin" diyor muavin. "yer yok nereye ilerleyelim " diyorum. Artık kendimi tutamıyordum çünkü. Sinirimden tüm minibüsü kılıçtan geçirmeyi hayal ediyorum. Her gün bunu çekmek, cehennem kadar uzak bir yol, sabrımı deneyen bir Tanrı..."beğenmiyorsan taksiye bin" diyor lavuğun teki. Tam bir ayı. Sanırım dün gece karısını iyi beceremedi ve sinirini benden çıkarıyor. "sen kim oluyorsun be, niye taksiye binecekmişim" demeden ortalık karışıyor. Meğer arka koltuklarda mahalleden ilkokul arkadaşlarım varmış ve beni görmüşler. Muavin "in aşşağı problem çıkarma" diyor. Arkadaşlarım ninja gibi fırlıyorlar arkadan. İtilip kakılıyorum bir yandan ve o ayı beni kollarımdan tutuyor. Kafama bir darbe alıyorum o sırada. Tam boynuma. Minibüsteki pısırıklar bir an önce benden kurtulmak ve yollarına devam etme derdindeler. Gidecekleri berbat işleri için çok ciddi kaygı duyuyorlar. Bir an, "yaşamasalar eksikliklerini hiç hissetmeyiz" diye düşünüyorum. O sırada şoför frene basıyor. Duruyoruz. Kurbanlık koyun gibi kollarımdan tutulup aşağı fırlatılıyorum minibüsten. O an şoka girmişim ama kendimi kaybetmediğim için minibüsün plakasını almayı akıl ediyorum. "bu neydi? diyorum. Resmen dışarı fırlatılmıştım. Sanki kötü huylu bir tümörü kesip atmışlar ve huzura ermişlerdi. Sabah ezanıyla kalkıp tanyeri daha ağrımamışken yürüdüğüm sokakta köpek kovalamasından sonra yaşadığım bu ikinci olay bana biraz ağır gelmişti. Aslında biraz değil çok ağır gelmişti. Belki de rutin hayatıma biraz renk katmıştı. Renkten kastım tabiki eğlence değil. Biraz katran karası pek de fena gitmezdi hani. Polis, belediye, jandarma ne varsa ayaklandırdım. Şikayetlerim sonucu şoför ve muavine gereken cezalar verildi. İşten atıldılar. Gururum incinmişti, kendime güvenimi kaybettim bir süre. Dışarı çıkarken çok az yaptığım makyajı sıfıra indirgemiştim.Yürürken beni takip ederler ve öclerini alırlar diye korkuyordum. Sokak köpeklerinden oldum olası korkardım zaten.

Bu süreç içerisinde bahsettiğim en yakın dostumda kaldım. Olayı ona anlattığımda pek de etkilenmiş görünmüyordu. Yüzünde herhangi bir şaşırma ya da üzüntü ifadesi yoktu. Tek merak ettiği minibüsten atıldıktan sonra ne yaptığımdı. "işe gittin mi?", "minibüsün plakasını o şokla nasıl alabildin?" "belediye, karakol ve savcılığa tek mi gittin?" gibi sorular soruyordu. Bunları sorduğunda artık onun gerçekten mantıktan uzaklaştığını düşünmeye başlamıştım. Nasıl hissettiğimin farkında bile değildi. Eminim bunların hiçbirini yapmazdı. Minibüsten o atılsaydı eğer; önce bi sigara yakardı (uzun süren yolda canı çekipte yakamadığı için aklına ilk bunu yapmak gelirdi), kimler ona bakıyor etrafını bir kolaçan ederdi. Olayın sıcaklığı biraz geçince oradan uzaklaşırdı. Herhangi bir arkadaşını arayıp aramamakta tereddüt ederdi ilk." Kim gelirdi?", Gelirken üşenirler miydi?", "Aslında şu an yanımda birinin olması neyi değiştirirdi ki" gibi durum sorgulayıcı sorular sorardı kendine ve bundan gizli bir haz alırdı. Yaşadığı gerçek tartaklanma durumunu anında septikçe kendi varlık nedenini sorgulamaya çevirirdi . Çok sinirlenirdi ama adliye ve karakola gitmeye üşeneceğinden varolan siniri de uçup giderdi .

Ona kızmıyorum. En azından diğerleri gibi "ayyy canım yaaa nasıl oldu?" ("ayy canım yaa" yeni dünyamızda çok üzülmeyi vurgular) gibi sorular sormuyordu. Diğerleri gibi bana 3. sayfa haberi muamelesi de yapmıyordu. Onlarsa hemencecik manşeti okuyup magazin sayfasına geçmişlerdi bile.

9 Aralık 2011 Cuma

Kış

Sallanıyorsun yüzün orta boylu bir çam
Hışırtısız, sessiz.
Hafif sağa yaslamışsın sırtını
Köklerin kuru, dibinde bitmemiş otlar
Hep beton gövden, kalpsiz.

Gri gene yüzün
Ne esmer ne beyaz diyebilirim
Şiirler yazdır bana gene oturduğum yerden
Bir çatı katı, bir şömine sıcaklığı olsun içinde,
Çocuklarımızın komşuculuk oynadığı
Ranzalarında altlı üstlü.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Kalemin pası

Bu ne lan dedim,
Beğenmedim yazdığım şiiri sevdiğim.
Vietnam'dan sana sigara aldım,
Biraz acı gibi tadı
İçme çok kanser eder sevdiğim.

Çay demlemeyi öğrendim de,
Şehirden taşındım sevdiğim.
Üst eşofmanın kaldı evin dolabında,
Kızma, geri vermeye üşendim sevdiğim.

Dans ettik senle diyemedim,
Saçmaladım kollarında sevdiğim.
Topuklu ayakkabı giyseydim,
Belki yetişirdi sözlerim kulağına.

Emekli kurmay gibiyim sevdiğim,
Picamayla geziyorum artık evde.
Üniformamı teslim ederken,
Pek de mağrur değildim.

İki kumandalı televizyon gibiyim sevdiğim,
Açmasını beceremedim ilk seferde.
Duyarlı gibi şiirler yazayım istedim sana,
Yazamadım, bi tost yaptım kendime.
Kaşar kalmamış, pek de istekli değilim bakkala inmeye.

6 Aralık 2011 Salı

iki satıh

Gözleri bal arısı,

İğneleyici ve tatlı.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Cahilin Cuması

Ne okudun ne yazdın
Daha çok şey için çok azdın
Kalem ellerinde titreyen bir su
Akıp gidiyor parmaklarından
Tutamıyorsun

26 Mayıs 2011 Perşembe

karambol


açık tenli hayalet
ben gördüm bi tane
yemin ederim bembeyazdı
leke yapmış gözlerinin altı hafif

hayal et bi sen olur mu
ben de kola kapağı biriktireyim
bir ayaksıza ayak olsun diye
kaç kola kapağı bir ayak eder?
bu aylak yere kaç saatte iner?

etleri bir hayr-ı alamet
sıska parmakları kimi tutsa bıraktı
yanağında gazze boşlukları
rakı masasında savaş karşıtlığı
galibi kendi savaşının
mağlup hep karşı tarafa

ruhuma oku bir el fatiha
şenlensin toprağın altı
üst katta bir dizi ağıt
iyiyim desen de boş
iki tarafına da gömdüler
yumruk gibi toprağı
bir sağ
bir sol.

Gündüz tarifesi açık şiir

Hayali kurardım ben

Ay ahali konumunda

İki kelam çıksın diye ağızdan

Köpürdü dudaklarım uyuz köpek gibi

Zamanı kollarım ben

Zaman dediğime bakma

Yazması sırf afilli diye

Kollarım ağrıyana kadar değil

Değiştiririm yerimi ben

Gene aklım yadırgadı yerini

Elim kaleme gitti gene

Kopya çeksene benden hiç kapatmadım elimi

Hadi kalk şimdi üşenmessen

Yakma bi sigara, sonra bi tane daha yakma

Ölürsün dimi yazmassan o "sigara" yı

Ölmessin devam et

Bi sigaradan ölmedi ama söndü ay ışığı.

29 Ekim 2010 Cuma

oyunun adı : havada kalmış tüm söylediklerim


Perdeleri açıyorum, sonra en önde hiç tanımadığım biriyle hiç çalışmadığım ve ilk defa ağzımdan çıkacak replikleri söylüyorum. Perdeyi tekrar açıyor ve yerime oturuyorum, ışıklar kapanıyor hava karanlık ve kasvetli, bir izleyiciyle göz göze geliyorum. Susuyoruz hep birlikte. 10 dakika sürüyor sessizlik. Sonra kalkıyorum yerimden, ışıklar açılıyor ve ben perdeleri kapatıyorum. Işıklar açılırken perdeler neden kapanıyor ? Anlam veremiyorum. Perde arkamda ve kapalı başlıyorum oyunumu oynamaya. Adım adım yürüyorum, sıra sıra ilerliyorum. Kostümüm hep aynı, değiştiremiyorum. Bu oyunda duygulara ve aşırılıklara yer yok. Hareketlerimin kısıtlı olduğu fakat hızlı olmam gereken; çok konuşmadığım, kahkaha atmadığım, ağlayamadığım, kimselere sarılamadığım bir oyun bu. Mesafeler katediyorum her adımda. Her dakika daha da uzaklaşıyorum her şeyden, kendimden ve vardığım yer sadece uzun koridorlu bu sahnede sahnenin ortası. Seyircilerin gözleri üzerimde. Hep aynı replikleri tekrarlıyorum. Bana bakıyorlar, sanki "oyun ne zaman bitecek" dercesine. Pek göz göze gelmemeye çalışıyorum. Korkuyorum beğenmediklerini söyleyecekler diye. Seyircilerden bazıları şimdiden uyumuşlar. Derin uykudalar. Dokunuyorum onlara. Bazıları uyanıyor, aptal gibi gülümsüyorum. Bazıları gözlerini bantla kapatmış, kulaklarını pamukla tıkamış, oyunumu ne görmek ne de duymak istiyorlar. Oyunun tek sevdiğim yanı dekoru. Mavi bir arka fon ve bulutlar içerisindeyim. Replikleri unutturacak kadar huzur veriyor dekorlar bana. Zaten söylediklerimin içinde ne toplumsal bir mesaj gizli ne de hayatın sırrını açıklayacak cinsten. Son perdeye yaklaşıyorum, uyuyanları uyandırmak, sahnenin karanlık kalan yerlerini aydınlatmak, oyunun rehavetine kapılıp koltuklarında kaykılanları uyarıyorum. İşte bitiyor diyorum oyunum "uyanın!" ... Perdeleri tekrar açıyorum. Kendi ellerimle uğurluyorum sahnemden hepsini tek tek. Herkes gittiğinde şöyle bir bakıyorum sahneye, unutulan bir eşyayım ben ve kendimi arıyorum o dar koridorda.

28 Mart 2009 Cumartesi

Şair Değilim

Deşifre ediyorum kendimi sanırsın bir sirk palyaçosuyum

Tarif ediyorum yüzümü ne çirkin ne güzel

Takdim ediyorum ruhumu ne akıllı ne deli

Tahmin ediyorum sizi ne benim ne değil

Ne sanırsan onu yapıyormuş gibi yapıyorum

Aslında aklımda başka bir plan geleceğe dair

Bol bol yalan söyleyin bana olur mu?

Bilmek istemem zaten aciz kalan taraflarını gerçeğin

Ben seni taklit ederim, sen sanırsın "aynı benim gibi".

16 Ocak 2009 Cuma

her şey yolunda

Kargaşa dolu içlerimiz ve her birimiz bir başkası olma eğilimiyle kanlanıp canlanmalarda…

Bir başka beden olma, bir başka hayat hikâyesi yaratma zihninde ve onu yaşıyormuş gibi yapma, geceleri midesine giren kramplar ve ağlama nöbetlerinin sabahına yapılan güzel bir makyaj kamuflasyonuyla her şey tamam işte.

Sen en güzelsin, en yakışıklı sensin işte, en ulaşılamaz, en çekici, en arzulanan, herkes senin tenine susamış… Evet, seni istiyor herkes ve sırf bu yüzden iyi hissetmelisin(!)

Sabah başka, gece başka olmak... Durmak, durduramamak kendini hep kargaşa var içinde bilirsin ve içinde yıllarca süren Fetret Devirleri hayatının…

Geri zekalı gibi davranıp insanlar arasında ama bilmen içten içe o saçma sohbette hiç de yerin olmadığını ve olmasını da istemediğini…

Kargaşa içindesin işte, bitmez ki gece başka gündüz başkasın... Karmaşa senin içindeki işte, sen olamazsın bir türlü…

bazen komik olmuyor

Çok sık geçemedi o ara sokaktan. Tam o taraflara gidemedi ayakları geri geri gitti. Sadece bir kaç kez... O da zaten o binaya bakıp gözlerinin dolması içindi. Yapılması gereken önemli bir görev gibi olan duygusallıklar... Hani şu sadece kendimizi rahatlatmak için yaptıklarımızdan... Karar veremedi gerçekten hüzünlendi mi o apartmanı görünce, yoksa sadece anılması gereken bir klişe eski zaman seremonisi miydi bilemedi kız. Her şeye güldüğü gibi buna da güldü, sağa döndü ve yürüdü sadece, uzun uzun yürüdü.

10 Ağustos 2008 Pazar

03:58

kıyafette tutunamayan
evde sessiz, sofraya karpuz doğrayan kız
yalnızlığında bi huzuru varmış aga
babadan gece aşırılan bond sigara
ho hoyt neymiş bu be
biyolojik dengemiz bu
tam tarih yok, tam bir zaman
heideger kant mant adorno
okuduk tamam da
ben hala merak ediyorum
makarena dansı yapan var mı hala
dediler get up stand up dont give up the fight
dedim tamam ya tamam.