.jpg)
Sabah kalkıyorum. Hazırlanıp istasyona gidiyorum. Tüm meymenetsizliğimle büfeden fiks yolculuk menüm olan simit, su, uykusuz dergisi ve albeni alıyorum. Her zaman 15 dakika erken oluyorum istasyonda. Simidi yemeye başlamış oluyorum. Yanımdaki kuşlara da veriyorum. Beraber kahvaltı ediyoruz tren gelmeden. Trene biniyorum. Arifiye'ye kadar camdan bakınıyorum. Sapanca Gölü'nü görmek hoşuma gidiyor. Bir de orda yazlık iki katlı evler var bahçeli. Hep onlardan birinin benim olmasını ve o bahçede olmayı hayal ediyorum. Kısa süreli hayalim uykumun bastırmasıyla bitip rüyaya dönüşüyor. Garip, hatırlamadığım sıkıntılı rüyalar görüyorum. Sıkıntılı olduklarını Bilecik'te uyandığımda kaskatı olmuş vücudumdan anlıyorum. Trende bir hayalet gibi oluyorum. Ağzımdan çıkan tek ses kondüktör "iyi" yolculuklar dediğinde "teşekkürler" oluyor o da yarım yamalak ve isteksiz. İyi olmuyor çünkü. Altı senedir trenle Eskişehir'e gidip duruyorum. Hiç biri bu senekiler kadar sıkıcı ve ruhsuz olmamıştı. Öyle ki sıkıldığımı bile hissetmiyorum bazen. Bazen ne dergi ne kitap ne oyalayıcı başka bir şey almıyorum yanıma. Çünki bunlar vakit geçirmek dışında aslında yolculuk sırasında güzel vakit geçirmek amaçlı bence. Ben güzel vakit geçirmek istemiyorum ki. Ben sadece vakit hemen geçsin istiyorum trendeyken. O yüzden uyumayı tercih ediyorum, hemen uyumayı. Vardığımda ise hissettiğim tek şey kocaman bir "hiç".
Biraz fazla pesimist bir yazı oldu ama neşeli şeyler yazayım diye de kıçımı yırtacak değilim. Neyse o...
Yazdıkça, yazdıkların derinleşiyor. Yazmaya devam... Takipçinim bib.
YanıtlaSil